1/9/2009 ·

Ortuval’ın suyundan aldığı güçle dönen emektar bir değirmenimiz vardır. O değirmenin her yıl bakım ve onarımı gerekmektedir. Ya çatısı akmaktadır, ya oluğunda bir çürüme vardır, ya da yuvarlak değirmen taşına diş vermek gerekmektedir. En önemlisi belki de suyun ana çaydan ayrıldığı yerde yapılan bentte meydana gelen yer yer dağılmaların önlenmesiydi. Mahalleden imece yoluyla toplanan ahalinin şamata şenlik içinde Ortuval’ın serin sularındaki bent yapım ve inşa çalışmaları görülmeye değer etkinliklerdendi. Her neyse bütün bu tamir ve onarımlar yapılmış olmalı ki ben, babam ve Mansur Amca ikindi vakti Humayin Ablanın emanet mısırını da-buğday da olabilir- alarak değirmene doğru yola koyulduk. Anarşik olayların artık zıvanadan çıktığı o günlerde (sanırım bu günler Evren Paşa’nın ihtilalin olgunlaşıp olgunlaşmadığına henüz karar veremediği günlerdir) değirmene gitmek az buz bir kahramanlık değildi. Ben 12, 13 yaşlarında bir çocuğum daha. Heyecan hissi her zaman korkudan üstün gelmiş bir çocuktum o zamanlar. Ki o ikindi sonrası alacakaranlıkta çıktığımız değirmen yolculuğunun çocuk zihnimde nasıl bir heyecan hissi uyandırdığını anlatamam. Öküz arabasının yağsız tekerleklerinden çıkan cayırtı bazen bir yarasa çığlığını, bazen de üşümüş bir çoban ıslığını andırırdı. Yüreğimin pır pırlanması ile morkan öküzün kuyruğunu gözüme sokması eş zamanlı olurdu. Yol yol değil, talih talih değildir. Binaenaleyh; dün dündür bugün bugündür, o gün bu gündür yollar yürümekle aşınmamıştır netekim. Yollar aşınmadı “Ve fakat/ Binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere/Tanrı uludur, Tanrı uludur/Polistir babam/ Cumhuriyetin bir kuludur.” Böyle diyecekti şair İsmet Özel, dört bilemedin beş yıl sonra okuyacağım “erbain” adlı eserinde. Ama henüz on üçünde bir çocuktum ve cumhuriyetten önde gelen kaygılarım vardı. Değirmene sağ salim nasıl ulaşırım ve anamın pişirdiği “bişi”lerden nasıl yerim diye düşünmekteydim. Bir de acaba ayılar değirmeni yıkacak güçte midirler diye düşünmüştüm yolu yarı ettiğimizde. Babamdan ‘ayılar ateş yanan yere asla yaklaşmazlar’ cevabını alınca; kibritimiz, bolca çıramız ve odunumuz olduğu için pek sevinmiştim. Henüz sigaraya başlamadığım için arada bir babamın ya da Mansur Amcamın dumanı genzime kaçtığında öksürmemek için kendimi tutardım ve artık büyümüş olduğumu gizlice onaylardım.
Değirmene vardığımızda vakit akşama ulaşmıştı. Bir vadiye kurulmuş köyümün, değirmeni de derin bir vadinin içindeydi. Issız ve babamın tabiriyle “berruyaban” bir yerdi. Hemen yanı başındaki hayrat dut ağacını ayı efendinin( ki nam-ı diğer avi ya da ağadır) indirmiş olduğunu görünce hemen ateş yakmamız gerektiğini babama aceleyle ve telaşla söylediğimi hatırlıyorum. Yükümüzü indirip değirmenden içeri girdik. Ateş için hazırlık yaptık. Çalı çırpı topladık. Bir taraftan bunları yaparken bir taraftan da değirmenin ayarını verdik, bentten suyu bağladık, oluktan akan suyun hızıyla pervane ağır ağır dönmeye ve yukarıdaki taşı döndürmeye başladı. Tahılı boşalttık haroya. Çakçak’ı ayarladık. Çakçak denen şey, tahılı belli aralıklarla ve belli sayıda değirmen taşının boğazına döken oluğa benzer küçük tahta parçasıdır. Tahıl tanelerinin hangi ölçüyle taşın ortasındaki deliğe düşeceğine de karar verildikten sonra, yeni yanan ateşin cızırtısı ile ağırdan dönmeye başlayan değirmen taşının uğultusu arasında anamın pişirdiği “bişi”lerden yemeye koyulduk. Sanmıyorum ki çocukluğumun o anını hayatımın bundan sonraki herhangi bir çağında bir daha yaşama fırsatı bulabileyim. Düşünüyorum da ateşin çıkardığı o çıtırtılı melodiyle, taşın o iç burkan uğultusunun oluşturduğu armoniyi en yürek yakan bestelerde dahi bulamayacağımı biliyorum artık. Ya bir de değirmen taşının savurduğu taze ve de sıcak undan yayılan kokuyu ne yapmalı. Taşın sürtünmesiyle oluşan o özgün kokuyu bir daha duyumsayabilecek miyim acaba? Bunun için ne çok şey verirdim bilemezsiniz. Hangimiz çocukluğumuzdan bir kesiti satın almak için nelerimizi feda etmezdik ki? Yokluk içindeki varlığımızın farkına yeni yeni mi varıyoruz acaba? Bütün o kan ve göz yaşına rağmen, korkulu bekleyişlere rağmen o günlerin çok daha değerli olduğunu hangimiz düşünmüyoruz ki?
Değirmende artık her şey rutin bir hal almıştı. Tıpkı bizden önce dedelerimizin, atalarımızın yaptığı gibi yapmıştık her şeyi. (siyaset tercihlerimizi yaptığımız gibi) yemekler yenmiş, sigaralar içilmiş, havadan sudan konuşulmuş ve vakit yatma vaktine erişmişti artık. Ateş iyiden iyiye harlanmış, değirmen taşı da bir semazen ritmine ulaşmıştı artık. Her an ve her nesne mükemmel bir anı olmaya hazırdı. Göz kapaklarımız gittikçe ağırlaşıyor ve tam bilincimizi uykunun emin kollarına bırakmaya hazırlanıyorduk ki, tok ve yüksek şiddette bir patlama sesiyle uyandık. Önce Mansur Amcamın Lailahe illallah sözünü duydum. Akabinde babamın salavat sözcüklerini. Hemen ayağa kalktık ve durumu kritik etmeye koyulduk. Patlama sesi değirmen taşının oralardan bir yerden gelmişti. El feneriyle taşın sağını solunu kontrol ettik. Ama henüz patlamanın kaynağına ilişkin bir fikrimiz yoktu. Derken yuvarlak taşın tam ortalarından bir yerden, tam olarak söylemek gerekirse donğuzluk denen yerden geldiğini sandığımız ikinci patlamanın etkisiyle üçümüz birden hızla ve korkuyla geriye savrulduk. Ve tam o esnada Mansur Amcam bir Arşimet heyecanıyla bağırdı: “Buldum Nedim Ağabeg, bu ağzi pokhli Humayin’in işidur. Sulo Ustanın fişenklari ambarda tam haronun utsundaki terektadur. Yüzda yüz o fişenkların kapsullari terektan haroya düşmiştur. O da tahıli elaca doldurdi torbaya, katti biza. Şimdi da taşın altında sıkışınca kapsullar patlamaya başladi.” Ne yalan söyleyeyim bu senaryo ilk başta hepimize çok mantıklı gelmişti. Çünkü üçümüzün aklındaki ikinci senaryo hepimiz için korkutucu ve oldukça hayati tehlike içermekteydi. Ve hemen çakçakı yukarı kaldırdık, tahılın dökülmesini durdurduk. Babamla Mansur Amca haroda kapsül aramaya koyuldular. Bu arada artık tahıl akmadığı için değirmen taşı boş dönmeye ve garip bir uğultu çıkarmaya başlamıştı. Tam ‘tahıla kapsül karışmıştır’fikrine hep beraber ikna olmaya teşne idik ki üçüncü patlamayla birlikte irkildik. Artık korktuğumuz şeyin başımıza geldiğini anladık. Ama hala bunu kimse dillendiremiyordu. Aklımızın bir köşesinde hep o soru vardı: Yoksa anarşistler mi? Bu sorunun cevabının o tarihlerde yüzde doksan evet olması hiç de şaşırtıcı olmazdı. Bu arada taşın ağlamaklı uğultusunun azalmaya başladığını fark ettik. Taşın dönüşünün yavaşladığını görünce babam da Mansur Amca’da aynı şeyi söylediler: “Bu pokh yiyan Tacer onnarın işidur.” Artık korkuyla karışık, acaba birisi bize gerçekten şaka yapıyor olabilir mi gibi iyimser bir düşünceyle beraber, olduğumuz yere oturduk. Babam değirmenin tek penceresi olan, 10cm kare büyüklüğündeki penceremsiye sırtını dayayarak oturup bir sigara yaktı. Birilerinin bize şaka yapıyor olma ihtimali vardı ama tedbiri elden bırakmamak lazımdı. Benim yüzüm pencereye dönük, Mansur Amca kapıya yakın bir yerde oturmakta. Ben zaten korkuyla değirmenin dört bir köşesini kolaçan etmekteydim ki, bir anda küçük pencereden karartıyla karışık bir elin babamın boynuna doğru uzandığını gördüm. Kimbilir belki de o gün bugündür öylesine içten ve yüksek tonda “baba, baba!” diye haykırmamışımdır. Babam ne oldu demeye kalmadan kendini öne doğru attı ve meçhul el ve elin sahibi karanlıkta kayboldular. Bu son olaydan sonra bu işi bir şaka çetesinin yaptığı tarafımızdan anlaşılmıştı. Korku yerini kızgınlığa bırakmıştı artık. Dışarı çıktık. Oluğun başına vardık ki suyu tamamen kesmişler. Suyun önünün tekrar açtık ve değirmen taşı dönmeye başladı. Değirmenle suyu bağladığımız oluğun başı arasındaki mesafe on beş yirmi metre kadar vardı. Suyu bağlayıp, değirmene geri döndüğümüzde bir de ne görelim? Değirmenin kapısı kilitlenmiş. Üstüne üstlük değirmenin az üstündeki küçük tepeden de irili ufaklı taşlar kah değirmenin bacasına kah ayaklarımızın dibine düşmeye başlamasın mı? Babamın da Mansur Amcanın da tepesinin tası atmıştı artık. “Olaa atmayın Allah belazi vermasın.Çocuk var yanımızda.” Ama dinleyen kim. Hiç abartısız beş dakika taş yağmuruna tuttular bizi. Allahtan ki hiç birimize isabet etmedi. Bu arada değirmenin içinden gülme sesleri gelmekteydi. Şaka çetesinin bir kısmı içerde bir kısmı dışarıdaymış anlaşılan. Taş yağmuru kesilince babam elindeki nacakla değirmenin kapısının içeriden kapanmış olan ağaçtan kilidini parçalamak için var gücüyle vurmaya başladı. Kilit parçalandı ama kapıyı açmak mümkün olmadı evvel emirde. Üçümüz birden var gücümüzle abanmaya başladık. Kapı bir aralanıyor bir kapanıyordu. Meğer ki içeriden bonduruk( öküz arabasının direksiyonu diyebiliriz kısaca) dayamamışlar mı. Babam olanca hırsıyla ve olanca gücüyle azar azar esneyen kapının arasından elindeki nacakla bonduruğu parçalamaya başladı. Artık ölçüyü kaçırdıklarını fark eden içerdeki şaka elemanları, hem gülmekten katılmak üzere oldukları için hem de babamın çok kızdığını anladıkları için kapının arkasındaki bonduruğu kaldırıp kapıyı açtılar. Küçücük değirmende kaçacak yer olmadığı için babam Öner Ağabiye(Öner YILDIRIM), Mansur Amcam da Ali Ağabiye(Ali DEMİRCİ) ellerindeki dehre ve nacağın kah sapını arada bir de dügdisini(balta veya nacağın arka kısmı) vurmaya başladılar. Sırtlarını döndükleri için ve kalın parkaları olduğu için bu sopalardan pek bir acı duydukları söylenemez. Arkadan Şakacıbaşı Tacer Ağabi(Tacettin YILDIRIM) kapıda göründü. Yanında da yalan olmasın Fehmi Ağabiyle(Fehmi YILDIRIM) beraber değirmene, iki elleri böğürlerinde, gülmekten katıla katıla içeri girdiler.
Neyse ki bütün bunlar bir şakaydı. Her şaka gibi hoşgörüyle karşılandı. Şakanın ölçüsünün, ayarının olmadığı nadide yıllardı o yıllar. Öğreniyoruz ki değirmenin altına tam üç adet dinamit atmışlar. Pencereden elini uzatıp babamın kafasını tutmak isteyen de Tacer Ağabeymiş. Tabii ben gölgeyi fark edip de “baba, baba” diye çığlığı basınca dengeyi kaybedip değirmenin altından akan suya düşmesine ramak kalmış.
Oturdular hoş beşten, sohbetten sonra dediler ki gece uzun, mevsim güz. Meyvelerden üzüm zamanı. Haydi delikanlılar mahalleye çıkın da biraz üzüm getirin de yiyelim. Mansur amca dedi ki: ”Ola uşaklar, bizim evdan piknik tüpiynan çay ve şeker alın. Bir da bendan duymamiş olun ama dün İbo Dede’nin üzümlarının yanından geçtim. Mubareklar inci tanesi gibiydilar. Bişe ita sezdurmadan yanaşıp da birkaç salkhum gaturursaz ey olur.” “ Helbet olur Mensur Emi” dedik ve gecenin karanlığında iki delikanlı(Ö.Y ve A.D) ve bir çocuk(E.D) Orta Bayır denen kestirme yoldan mahalleye vardık. Vantali’nin(ki kendisi Mansur Amca’nın eşi olur) kapısını çaldık. Uykulu gözlerle kapıyı açtı, alacaklarımızı aldık. Hayırlı geceler deyip ayrıldık. Ama fazla uzağa gitmedik. Vantali’nin ışıkları söndürmesinin ardından üç beş dakika bekledikten sonra üç kafadar kafa kafaya verip planımızın ayrıntılarını konuştuk. Altında durduğumuz heybetli kavak ağacından salkım saçak asılan beyaz üzümler mehtap ışığının aydınlatmasıyla beraber İbo Dede’nin üzümlerini aratmayacak görkemde ve lezzetteydi. Hemen ağaca tırmandık ve en güzel salkımlardan bir poşet dolusu toplayarak değirmen yoluna koyulduk. Değirmene vardığımızda Mansur Amca’yı uyurken bulduk.
Sözü uzatmayalım. Çaylar içildi; gelmişten geçmişten, anarşiden, terörden, tarladan, tumptan konuşuldu. Sıra geldi ağzımızı tatlandırmaya. Yani üzüm yemeye. Poşetten çıkardığımız üzümü dışarıda şarıl şarıl akan Ortuval’ın soğuk suyunda bir güzel yıkadıktan sonra, yemeye başladık. Mansur Amca yarı uyanık, yarı uykuda birer ikişer almaya başladı üzümden. Her üzüm tanesini ağzına alıp yemeye başladığında, şöyle bir kafasını sallayıp kendine gelmeye çalışıyordu. Ama uykusunun ağırlığından olsa gerek bunu üç beş kez tekrarladı. Üzümü ağzına attığında hemen yutmuyor, sanki bir gurme gibi lezzet testi yapıyordu. En sonunda gözlerini hafiften aralayarak ve de elindeki salkımı fener ışığına doğru kaldırarak: “ Ola bu na fena bizım üzüma benziyer.” Dedi. Biz üçümüz de hep bir ağızdan: “Ye Mensur Emi ye, kendi malınmiş gibi, heç çekinmadan ye.” Diye karşılık verdik. İbo Dede’nin üzümlerini sonraki gecelerde ziyaret edenler bize teşekkür etmişler midir bilemiyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz!